18 Haziran 2011 Cumartesi

4- Hafif Bir Sarhoşluk

Vapurdan indiğimde heyecanım artmaya başladı. Elimde bir çiçekle gitmemin iyi olacağını düşünüp bir demet çiçek aldım. Çiçek bazen bir barışma sembolüdür. Bu pis halimle gidemezdim sevgilimin yanına. Önce eve gitmeliydim. Otobüse binip eve doğru yola koyuldum. En arka beşli koltuğun kapı tarafındaki son koltuğa oturdum. Kirli elbiselerim, yağlı saçlarım ve elimde çiçekle dikkat çektiğimi düşünüyordum. Bazı tuhaf bakışlara maruz kaldım. Açıkçası umrumda değildi. Otobüsten indim. Binanın önüne geldim, ceplerimde birkaç saniye anahtarımı arayıp buldum ve binaya girdim. Asansörün önünde bir dakika boşuna beklediğimi anlayınca asansörü bozan şahsa ve asansörün bozuk olduğuna dair bir belirti sunmayan apartman görevlisine mırıltılarla sayıp söverek merdivenlerden altı kat yukarıya çıktım. Eve girer girmez elbiselerimi çıkartıp duşa attım kendimi. 15 dakikalık duş bana çok iyi gelmişti. Yorgunluğumu almıştı adeta. Gülsüm’ün en sevdiği parfümümü sıkıp çıktım dışarı. Heyecanım kendini temizlik, yakışıklılık ve hoş parfüm kokumla güvene bıraktı. Barışacağımızdan emin gibiydim yol boyunca. Arabamı iş yerine yakın bir yere park ettikten sonra son kez arabanın camından görünümüme bakıp saçımı düzelttim. Yavaş adımlarla iş yerine yürüyordum. Heyecanım yeniden artma eğilimindeydi. İş yerinin kapısından girdiğimde ayaklarım titremeye başlamıştı bile. Danışmaya gidip Gülsüm Sevinç ile görüşmek istediğimi söyledim. İsmimi de söylemiştim. Ben de ismimi söylemeyip sürpriz yapmak isterdim ama danışmada sıkıntı yaşayabilirdim. Arayıp benim burada olduğumu söyledi danışmadaki bayan. Birkaç saniye telefon kulağında cevap bekledi; sonra “Tamam.” Deyip telefonu kapattı. “Bekleyin, geliyor.” Dedi. Sağ tarafta beklemek için birkaç siyah deri koltuk var. Oraya geçip konuşmak için cümlelerimi toparlamaya çalışıyordum. Gülsüm gözüktü on metre ileriden. Gözümün içine donuk bakışlarla bakarak yaklaşıyordu yanıma. Saçını toplamıştı bugün. Pek yaptığı bir şey değildi bu. Yanıma geldi. “Hoş geldin.” Demesini bekledim birkaç saniye. Bir şey demeyince “Nasılsın?” dedim. “İyiyim sağol. Sen?” dedi. “İyi olmaya çalışıyorum.” dedim hafif bir tebessümle. “Neden geldin?” dedi aynı donuk bakışlarla. Bana çok kızgın gibiydi. Elimdeki çiçek demetini uzatarak “Bunlar senin için.” dedim yine hafif bir tebessümle. Aldı ve gözümün içine bakıp cevap beklemeye devam etti. O donuk bakışlar bir türlü değişmiyordu. Konuşmak istediğimi söyledim. Ne hakkında olduğunu sordu sanki bilmiyormuş gibi. Bizimle ilgili olduğunu söyledim ve sustum. 30 saniye kadar gözlerime baktı ve yarın sabah 08.00’de onu evinden almamı söyleyip gitti. Sevinmeli miydim üzülmeli miydim karar veremedim o an. Yarına kadar nasıl bekleyecektim? Kafamda türlü senaryolarla çıkıp arabama gittim. Öylece oturdum 1 saat. Yola çıktığımda nereye gideceğimi bilmiyordum. Eve gitmek istemiyordum. Yine Beyoğlu’ndaki o meyhaneye gittim. İçeri adım attığımda içeride sadece meyhane sahibi, çalıştırıcısı, garsonu her ne halt ise o vardı. Elinde sarı ve pisliği 5 metreden belli olan toz beziyle masayı silmekten gözlerini bana çevirdi. Hafif bir şaşkınlık vardı yüzünde. Bu normaldir. Öğlen saatlerinde tek başınıza bir meyhaneye giriyorsanız kederiniz normalin üstündedir. Çok sık rastlanır bir durum olduğunu sanmıyorum. Girdiğim kapının sol çapraz yönüne yürüyüp cam kenarında bir masaya oturdum. Önümdeki bardağı düzüne çevirdim ve bakışlarımı adama yöneltip “35’lik verir misin, yanında mezesi de olsun” dedim. Adam hiç sevimli değildi. 40’lı yaşlarda, tepesi kel, göbekli, siyah ve gür bıyıklı bir adam. Tipi Super Mario’yu andırıyordu. İşte onun sevimsiz hali. Mario rakı ve mezemi getirdi. Neden buraya gelip neden içki içmek istediğimi bilmiyorum. Moralim bozuktu tamam ama bir umudum da vardı. Çok kaçırmadan hafif bir sarhoşluğun bana iyi geleceğini düşünmüş olabilirim. Bir, iki derken şişe bitti. Aslında içmemem gerektiğine inanıyordum ama canım daha da içmek istiyordu. Mario’dan bir 35’lik daha getirmesini istedim. Mario bayram etmeliydi. Hiç müşteri gelmeyecekken şimdiden cebini doldurmuştu kar olarak. Meymenetsiz sıfata gülmenin yakışacağını sanmıyorum. Belki de hiç görmediğim için yakışmayacağını düşünüyorum. Ama yine de yakışmaz. Evladım olsa sevmem. Aslında kafamda bu düşüncelere zemin hazırladığı için Mario’ya teşekkür borçluydum. Arada bir Gülsüm’ün aklımdan çıkması fena olmuyordu. Saat 18.45. zaman hızla akıp gidiyordu. Halen yerimden kalkabilecek haldeyken kalkmam gerektiğini düşünüp kalktım. Ceketimi boynuma alıp çıktım meyhaneden. Son saatlerdeki gibi kendimi açık havada bulduğumda ne yapacağımı bilmeden, biraz da düşünerek yavaş adımlarla yürüdüm arabama.

Hiç yorum yok: