24 Nisan 2013 Çarşamba

BİR ÇARŞAMBA AKŞAMÜSTÜSÜ

Bir Çarşamba akşamüstüsü.
Dışarıya çıkmama 29 dakika var. Hava o kadar güzel ki; içeridekilere hapsedilmiş hissi uyandırıyor. Oturduğum bilgisayarda çalışırken güneş ışığı sol kol ve sol yanağıma vuruyor sadece. Artık nasıl oturduysam...
Vapurların gidip geldiğini görüyorum kafamı sola çevirdikçe. Ne kadar çok sefer oluyor şu İstanbul'da değil mi? Otobüsler, metrobüsler, metrolar, vapurlar... Pencere açılmadan oturulmuyor, açınca da aşağıdaki kokoreççinin kokuları sarıyor her yeri. Dışarıya çıkmama 25 dakika var.
İstanbul'un çalışan nüfusunun yarısı işlerinden çıkmak üzereler. Kimi çıktı bile. Kimisi ise hiç gitmedi. Part-Time çalışanlar, izni Çarşamba günü olanlar, hastalar vs... Kimileri ise belki de şu an çıkış saatine son 5 saat sayıyor. Dışarıya çıkmama 22 dakika kaldı. Peki ya çıkınca ne olacak? Akşam trafiğinde 1 saat yol çektikten  sonra eve varacağım. Yemekten sonra ayaklarımı uzatıp televizyon karşısında demli çay içmeye başlayacağım. Bugün çok yorulmadım, bu yüzden üç bardak yeterli. Çay, insana yorgunluğu alan birşey olarak gözükür. Birçok derde devadır aslında. Yorulan, sıkılan, bekleyen, sevinen, üzülen, sevinirken üzülenlerin ruh değişim aletidir çay. Dışarıya çıkmama 17 dakika kaldı.
Son zamanlarda, yani aslında 2-3 yıldır, zaten var olan uyuyamama rahatsızlığım hat safhaya ulaştı. Sabah 07.30'da kalkmam gerekiyor ve ben en erken 02.00'de uyuyabiliyorum. Bu çok kötü birşey. Zeki insanların uyuma problemleri olur falan filana girmiyorum. Yok öyle birşey. Zeki olsam bilirdim. İç güveysinden hallice bir zeka düzeyine sahibim. İnsanların çoğuna "Sen zeki misin?" sorusunu sorduğunuzda cevap adamın kişiliğini bile belli eder. "Evet kendimi zeki buluyorum" diyen birisiyle arkadaşsanız artık olmamalısınız. Zaten "Sen zeki misin?" diye soru soruyorsan sende de vardır bir takım bozukluklar. Zekilik ölçülebilen birşey değildir. Bu benim fikrim. IQ testlerinin sonuçlarına inanmıyorum. Ben o testleri çözerken heyecan yapar, 'En gerizekalı' çıkarım. Bence 'Zekilik' insanlardan duyduklarınla ölçülebilir birşey. "Sen zeki misin?" sorusuna "Hayır" der, konuyu kapatırım ama "Sen zekisin" iltifatına yine "Hayır" derim, derken de gururlanırım.
Dışarıya çıkmama 7 dakika kaldı. O da hazırlıkla geçer. Yani diyebilirim ki "Çıktım"...

24.04.2013
18:01-18:23

Argun Berkan

15 Nisan 2013 Pazartesi

28 Şubat 2013 Perşembe

BAKIŞ AÇISI



Ayakkabı üreticisi ve pazarlayan bir şirket, pazar araştırması yapması için Afrika’ya iki elemanını göndermiş. Elemanlar Afrika’nın çeşitli ülkelerinde şehirleri gezmişler, araştırma yapmışlar.

Sonunda;
Birinci eleman, patrona yaptığı araştırmaların neticesini bir rapor olarak sunmuş ve demiş ki:

- Afrika’da bizim için hiçbir fırsat yok. Çünkü orada hiç kimse ayakkabı giymiyor.

İkinci elemandan da rapor sunmasını istemişler, Afrika’dan daha geç dönen eleman patronuna yaptığı incelemeler ile ilgili bir rapor sunmuş ve demiş ki:

- Afrika’da bizim için olağanüstü fırsatlar var. Çünkü orada hiç kimse ayakkabı giymiyor.

Hayat akarken fırsatlar değerlendirenler için vardır. Bakış açınız fırsatı yakalamanızı ya da kaçırmanıza neden olur. Başarılı olanlar, farklı gözle bakabilen ve fark yaratabilendir.

KARTALLARIN ZOR SEÇİMİ



Kartal,kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır.70 yıla kadar yaşayan
kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir karar vermek zorundadır. Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.

Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:
- Ya ölümü seçecektir,
- Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.

Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.

Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar.
En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yıl veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.

Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız.
Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.

Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından tam olarak yararlanabiliriz.

National Geographic

18 Haziran 2011 Cumartesi

4- Hafif Bir Sarhoşluk

Vapurdan indiğimde heyecanım artmaya başladı. Elimde bir çiçekle gitmemin iyi olacağını düşünüp bir demet çiçek aldım. Çiçek bazen bir barışma sembolüdür. Bu pis halimle gidemezdim sevgilimin yanına. Önce eve gitmeliydim. Otobüse binip eve doğru yola koyuldum. En arka beşli koltuğun kapı tarafındaki son koltuğa oturdum. Kirli elbiselerim, yağlı saçlarım ve elimde çiçekle dikkat çektiğimi düşünüyordum. Bazı tuhaf bakışlara maruz kaldım. Açıkçası umrumda değildi. Otobüsten indim. Binanın önüne geldim, ceplerimde birkaç saniye anahtarımı arayıp buldum ve binaya girdim. Asansörün önünde bir dakika boşuna beklediğimi anlayınca asansörü bozan şahsa ve asansörün bozuk olduğuna dair bir belirti sunmayan apartman görevlisine mırıltılarla sayıp söverek merdivenlerden altı kat yukarıya çıktım. Eve girer girmez elbiselerimi çıkartıp duşa attım kendimi. 15 dakikalık duş bana çok iyi gelmişti. Yorgunluğumu almıştı adeta. Gülsüm’ün en sevdiği parfümümü sıkıp çıktım dışarı. Heyecanım kendini temizlik, yakışıklılık ve hoş parfüm kokumla güvene bıraktı. Barışacağımızdan emin gibiydim yol boyunca. Arabamı iş yerine yakın bir yere park ettikten sonra son kez arabanın camından görünümüme bakıp saçımı düzelttim. Yavaş adımlarla iş yerine yürüyordum. Heyecanım yeniden artma eğilimindeydi. İş yerinin kapısından girdiğimde ayaklarım titremeye başlamıştı bile. Danışmaya gidip Gülsüm Sevinç ile görüşmek istediğimi söyledim. İsmimi de söylemiştim. Ben de ismimi söylemeyip sürpriz yapmak isterdim ama danışmada sıkıntı yaşayabilirdim. Arayıp benim burada olduğumu söyledi danışmadaki bayan. Birkaç saniye telefon kulağında cevap bekledi; sonra “Tamam.” Deyip telefonu kapattı. “Bekleyin, geliyor.” Dedi. Sağ tarafta beklemek için birkaç siyah deri koltuk var. Oraya geçip konuşmak için cümlelerimi toparlamaya çalışıyordum. Gülsüm gözüktü on metre ileriden. Gözümün içine donuk bakışlarla bakarak yaklaşıyordu yanıma. Saçını toplamıştı bugün. Pek yaptığı bir şey değildi bu. Yanıma geldi. “Hoş geldin.” Demesini bekledim birkaç saniye. Bir şey demeyince “Nasılsın?” dedim. “İyiyim sağol. Sen?” dedi. “İyi olmaya çalışıyorum.” dedim hafif bir tebessümle. “Neden geldin?” dedi aynı donuk bakışlarla. Bana çok kızgın gibiydi. Elimdeki çiçek demetini uzatarak “Bunlar senin için.” dedim yine hafif bir tebessümle. Aldı ve gözümün içine bakıp cevap beklemeye devam etti. O donuk bakışlar bir türlü değişmiyordu. Konuşmak istediğimi söyledim. Ne hakkında olduğunu sordu sanki bilmiyormuş gibi. Bizimle ilgili olduğunu söyledim ve sustum. 30 saniye kadar gözlerime baktı ve yarın sabah 08.00’de onu evinden almamı söyleyip gitti. Sevinmeli miydim üzülmeli miydim karar veremedim o an. Yarına kadar nasıl bekleyecektim? Kafamda türlü senaryolarla çıkıp arabama gittim. Öylece oturdum 1 saat. Yola çıktığımda nereye gideceğimi bilmiyordum. Eve gitmek istemiyordum. Yine Beyoğlu’ndaki o meyhaneye gittim. İçeri adım attığımda içeride sadece meyhane sahibi, çalıştırıcısı, garsonu her ne halt ise o vardı. Elinde sarı ve pisliği 5 metreden belli olan toz beziyle masayı silmekten gözlerini bana çevirdi. Hafif bir şaşkınlık vardı yüzünde. Bu normaldir. Öğlen saatlerinde tek başınıza bir meyhaneye giriyorsanız kederiniz normalin üstündedir. Çok sık rastlanır bir durum olduğunu sanmıyorum. Girdiğim kapının sol çapraz yönüne yürüyüp cam kenarında bir masaya oturdum. Önümdeki bardağı düzüne çevirdim ve bakışlarımı adama yöneltip “35’lik verir misin, yanında mezesi de olsun” dedim. Adam hiç sevimli değildi. 40’lı yaşlarda, tepesi kel, göbekli, siyah ve gür bıyıklı bir adam. Tipi Super Mario’yu andırıyordu. İşte onun sevimsiz hali. Mario rakı ve mezemi getirdi. Neden buraya gelip neden içki içmek istediğimi bilmiyorum. Moralim bozuktu tamam ama bir umudum da vardı. Çok kaçırmadan hafif bir sarhoşluğun bana iyi geleceğini düşünmüş olabilirim. Bir, iki derken şişe bitti. Aslında içmemem gerektiğine inanıyordum ama canım daha da içmek istiyordu. Mario’dan bir 35’lik daha getirmesini istedim. Mario bayram etmeliydi. Hiç müşteri gelmeyecekken şimdiden cebini doldurmuştu kar olarak. Meymenetsiz sıfata gülmenin yakışacağını sanmıyorum. Belki de hiç görmediğim için yakışmayacağını düşünüyorum. Ama yine de yakışmaz. Evladım olsa sevmem. Aslında kafamda bu düşüncelere zemin hazırladığı için Mario’ya teşekkür borçluydum. Arada bir Gülsüm’ün aklımdan çıkması fena olmuyordu. Saat 18.45. zaman hızla akıp gidiyordu. Halen yerimden kalkabilecek haldeyken kalkmam gerektiğini düşünüp kalktım. Ceketimi boynuma alıp çıktım meyhaneden. Son saatlerdeki gibi kendimi açık havada bulduğumda ne yapacağımı bilmeden, biraz da düşünerek yavaş adımlarla yürüdüm arabama.

15 Haziran 2011 Çarşamba

ANİZ

Bilmiyordum. Bu kadar kötü insanların olduğunu bilmiyordum. Sadece filmlerde olur sanıyordum. En temiz yüzlüsünün bile aslında yüzünün aksi çirkinliğe sahip olduğunu anladım. Peki en saf, en temiz, en dürüst görünümlü insana bile “Acaba?” d...iyerek yaklaşacaksak bu hayatın tadı neresinde olacak? Kurulan, kurulmaya çalışılan arkadaşlıklar, sevgililik? Erkeğin ihtiyacını neden evden kız arkadaşıma gidiyorum diye çıkan genç kızlar karşılar anlamıyorum. 18 yaşında anı yaşayıp 25 yaşına geldiğinde aynaya bakıp utanmayacak mı bu insan kendinden? Günlük ilişkilerden memnun olanlar sadece orospulardır. Para kazanırlar. Liseli sübyanlar ailelerinin onlar için verdiği uğraşları bilmeden önce karşılıksız yaparlar bu işi, sonra ücrete tabi olur bedenleri. Erkeğin umrunda olmaz, kız orospu olur heyhat!

13 Haziran 2011 Pazartesi

3- Umut...

Boynum ağrıyordu. Saatlerce o pis ve yarı yatık koltukta uyumamdan olmuş olmalı bu boyun ağrısı. Yüzümü yıkadım ve arabaya doğru yürümeye başladım. İnsanlar bana tuhafça bakıyorlardı. Gömleğim, kıravatım, ayakkabım kir ve toz içindeydi. Tuhaf bakışların nedeni bu olabilir. 85 liralık gömleği, 30 liralık kıravatı ne şekilde kirlettiğimi düşünüyor olabilirlerdi. Bir arabanın camından yüzüme baktım. Yolda park halinde 100 araba varsa ve sen o yoldan geçiyorsan en az 60 tanesinde kendine bakarsın. Gözlerim şişmişti. Saçımı sağa doğru ittikten sonra devam ettim yoluma. Arabaya vardım. Gelmemişti arkadaşlarım. İlk kez tek gecelik erkek arkadaşlarım olmuştu o gece. Ne yapacağımı bilmiyordum. Önüme gelen ilk otobüse bindim ve Beşiktaş’a geldim. Rastgele bindiğim otobüs Gaziosmanpaşa’ya gitse orada dolanırdım zaman öldürmek için. Saat 08.30 olmuştu. Güneş kendini hissettirmeye başladı. Kadıköy iskelesinde oturdum. Dünü düşünüyordum. O son sözleri. O beni seviyor. Bunu biliyorum. Yalnızca biraz zaman geçmesi gerekiyor. Belki de uyandığında arayacak beni. Yarım saat insanları izlemekten sıkıldım ve vapura atlayıp Kadıköy’e geçtim. Epey acıktığımı yeni yeni anlıyordum. İndiğimde simit ve ayran alıp bir banka oturdum. İnsanlar. Çok insan var bu şehirde. Bu koşturmacayı izlemek beni yoruyor. Kimi takım elbiseli, elinde çantasıyla hızlı adımlarla bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kimi elinde çiçeklerle sevgilisini bekliyor, kimi de dileniyor. Oturduğum yerde bunca insan çeşidini aynı anda görmemiştim. El ele tutuşan sevgililerin vapura hoş sohbet eşliğinde yürümesinden gözlerimi bir anda ayakları olmadan dilenen dilenciye çevirdiğimde büyük bir ironi yaşıyordum. Simidim bitti ve ayaklandım. Karşıdaki büfeden bir paket sigara aldım. Birkaç adım atar atmaz çakmağımı kaybettiğimi anlayıp büfeye geri döndüm ve bir çakmak aldım. Sigaramı yaktığımda bir yere gitmem gerektiğini hissediyordum ama nereye gideceğimi bilmiyordum. Sol tarafa doğru yürüdüm. Balonu gördüm. Yıllardır görüyorum ama ilk kez binmek istedim balona. En yükseğe çıkmak istedim. Bugün canım birçok şey yapmak istiyordu. Yapmak istediklerimin hepsi daha önce yapmadığım şeylerdi. Telefonuma bakmak için cebime yeltendim. Belki bir mesaj, bir arama olmuştur da duymamışım umuduyla. Telefonumun kapanmış olduğunu gördüğümde bir sıçtım mavisi gördüm. Hani bazen hiç istemediğiniz bir şeyi aniden görüp, duyup ya da hissettiğinizde yüzünüzde bir çekilme olur ya. Yüzünüzün alev alev yandığını hissedersiniz birkaç saniyeliğine. İşte o oldu. Ya aramışsa? Aramış olabilir. Saat 10.30 olmuştu. Uyanıp işe gitmiştir. Belki de beni arayıp ulaşamadığı için telaşlanıp işe gitmemiştir. İş yerine mi gitsem diye düşündüm. Gitmemeliydim. Ya aramadıysa? Karşısında beni gördüğünde bana sert çıkışabilir. Bunu insanların içinde hiç çekinmeden yapabilecek bir insandır sevgilim. Bağırıp beni rencide ederse, kötü sözler kullanırsa mahvolurdum. Bir de diğer yönden düşündüm. Beni arayıp ulaşamadığında telaş yapıp korktuysa? Benim yüzümü görmek ona çok iyi gelirse? Görür görmez dolu gözlerle boynuma atlarsa? Bu olumlu düşüncenin sonunu diğer tüm olumsuz sonuçlara değişebilirdim. Kararımı vermiştim; vapura doğru yürümeye başladım. Ne olursa olsun o iş yerine gidip sevgilimi görecektim. Vapurun kalkmasına 20 dakika vardı. Oturup beklerken neden arabam varken otobüslerle, vapurlarla seyahat etmekle uğraştığım aklıma geldi. Neyse bu önemli değildi. Bugün benim için en kötü gündü zaten. Bu en kötü günü güzel yapmaya gidiyordum.